Gülben’in Kaleminden

Öğrenmek

İnsanın yaşayarak öğrendiğini, ne öğütlerden, ne kitaplardan, ne aileden, ne parmak sallayan öğreticilerden, ne de dostan, arkadaştan hatta Mevlana’dan, Yunus’tan, hacıdan, hocadan, televizyondan, dosttan, düşmandan, 7 mahalleden :)))) örnekler uzar gider…
Öğrenmesi mümkün değil…
İnsan kendine verdiği zararla,
İnsan kendine biçtiği değerle,
İnsan hayatta inandığı rolü ile,
İnsan kalbiyle,
İnsan hissettikleriyle yaşıyor ve öğreniyor…
Öğrenmesi bitenin nefesi kesilir benim yaşam felsefeme göre. Öğrenmek bakmayı değil, görmeyi bilene…
Öğrenmek, eksiğim var diyene…
Öğrenmek, öğrenmeye açık olana..
Öğrenmek öz cümlesi “ben” diye başlamayana…
Bildiğimi de yeniden bilmeye hazır bir öğrenciyim ben…

Sesimle içinde kıvrılarak dans ettiğim, gözlerimi kapatıp ruhumu kattığım şarkılarımın hem efendisi, hem talebesiyimm…

Allah’ın bana emanetleri, sahibi olmadığım ciğerim, kolum, gözbebeğim, nefsim, nefesim, lütuflarım evlatlarımın görünürde annesi, aslında çıraklarıyım…
Onlar benim ustalarım…
Onları sözde ben doğurdum, ama onlar beni üç kez yeniden dünyaya getirdiler…

Annemin hayranıyımm….
Bana verdiği özgüvene, kalbime aşıladığı baskısız, korkusuz, tehditsiz Allah aşkı için…
sergilediği “kadın” tarifleri için…
Cumhuriyeti anlatmadan benliğinde taşıdığı için.
Sebepli sebepsiz çocukluğum boyu balkonumuzda asılı Türk bayrağımız için, kandillerde dedemin elini öpmeye götürdüğü için, ezan okunurken bacak bacak üstüne atılmaz dediği için, bir gün sinemaya götürürse, başka bir gün Darülaceze’ye götürdüğü için…
Evde pişenden “git komşunun kapısını çal, annem gönderdi ” de dediği için…
Evlenmenin, eş olmanın, mutlu olmanın, doğru kararlar verebilmenin, çalışan kadın olmaktan geçtiğini kendini deneyimleyerek, anlatmadan bizzat gösterdiği için…
Ev hanımlığı mesleğinin mesleklerin en yücesi olduğunu bana 40 yıldır izlettiği için…
Evimizin bütçesinin ilk önce aidat parasının zarfa koyup ayrılması gerektiğini, gerekirse bizim eksik olacağımızı ama aidatımızı vaktinde hatta mümkünse erken ödememiz gerektiğini öğrettiği için…
Azla yetinmeyi, çokluğa şükretmeyi öğrettiği için… İstediğin kadar Gülben Ergen ol, karşımda sadece evladımsın, haddini bileceksin dediği için…
Üç minik ustamın anneannesi olduğu için burnumun direği sızlaya sızlaya teşekkür ederim anneme bana hayatı öğrettiği için. Sırtımı dayandığım gizli sığınağım olduğu için…
Nefesi yettiği için… Ak saçlarını sevdiğim Gül’üm benim
Gülser’imm… Annemm benim

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Yalnızlığımın Kalabalıkları Onlar… 22 Haziran 2009/2013

1
Dört sene önce bugün yazdığım satırları okurken yaşadıklarım, gördüklerim süzüldü gözümden…
Erkendi, çok erkendi hem de doğumları… Ve yaşamda kalmaları…
Her an risk…
Her an damlacıklara ölçüyordum hayatı…
Hiç korkmadım!
Biliyordum canımın, can parçalarımın ikisinin de bana gülümseyip gönül bahçemde koşturacaklarını…
2,5 ay kaldık hastane odasında, hortumlarla, küvezlerle, yoğundu, bakımdı, emekti, nefesti…
Nefesin kesilip, kalbin durmuş gibi (!) yaptığı ne günler, ne geceler geçti….
Geçti…
Şarkıdaki gibi “neler neler geçmedi ki…”
Mucizelerine defalarca tanık etti beni onları yaradan…
Allah…
Onun emanetleridir bana
Bağımlı değil, bağlıyım onlara… Öğrendim
Benim değiller… Öğrendim
Allah’ın bana emanetleridir onlar…
Gözümün bebeği, yaşama sevincim onlar…
Yalnızlığımın kalabalıkları onlar…
Coşkum, nefesim onlar…
Dün geceden başlayan tüm mesajlarınız için, onların adına teşekkür ederim size…
Ablaları, abileri, dayıları, teyzeleri, nineleri… Hepiniz sağ olun, dualarınızla, temennilerinizle iyiyiz “biz”
Gülben

Üzerime düşüyor yine sabah ezanı sesleri
Yine her yer maviye boyandı ve
Yine mucizeler..
Hayatın bana sunduğu tüm güzelliklerin zirvesindeyim artık
Allah’a o kadar yakın hissediyorum ki kendimi, bu tarifsiz gücüm, bitmeyen sabrım bundan olsa gerek…
Sıra sıra kelimeleri, pek şirin biraz da bilmiş ifademle, yanyana dizmesini iyi bilen ben, kalakaldım öyle bir şaşkın, bir gülen, bir ağlayan…
Aklımı sorguluyorum bazen, buradasın di mi? diye. Çıt yok..Yok yok buradadır diyorum..
İçeriden bir ses, “şşşt ben yüreğinim, bana bak sen artık boşver aklı maklı”..
E doğru, cevap bile vermiyor zaten…
Derin bir nefes alıp kokluyorum zorlu mücadelenin minik iki kahramanını..Evet onlar birer kahraman. Erken geldiler..
Biz baştan başarırız dediler, ben dayanamayıp ellerimi ısırırken onlar gülümsediler ve uyurken bile gülümsediler o günlerde içimden çıkıp kollarıma gelememişlerdi, kollarımdan yataklarına geçememişlerdi,hazırladığım tulumlarını bile giyememişlerdi..
Ben çok üzgündüm..
Parmağım minik ellerinden hiç ayrılmadı. Ben konuştum ve kahramanlar dinlediler.
Beni yine annelikle taçlandırdılar. Atlas’a ”Abi” madalyası taktılar. Bu iki kahraman bizi kocaman bir aile yaptılar…
Şimdi uyuyorlar odalarında, biz parmak uçlarımızda yürüyoruz..
Hep yavaş konuşuyoruz sanki..

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Sen Olmaktır En Güzeli…

Bazen olmaya çalıştığınla, olduğun arasında ince ama fosforlu bir fark vardır, kendin iyi bilirsin bunu…
O, olmaya çalıştığın her kim ya da her ne ise, sen değilsindir ama senmiş gibi yaparsın…
Belki de içselleştirirsin de bir ihtimal belki yerleşir üzerine diye, kalıcı olur sende zannedersin…
Sevdiğinin ya da önem verdiğinin istediği gibi olmaktır mesele.. Annenin, sevgilinin, hayran olduğun kişinin…
Onun istediği, onun hayal ettiği sen olmak için çabalarsın ama bir türlü oturmaz o kılıf üzerine..
E, sen değilsin ki o…
Hep patlak verir arada kimliğin, değiştirmeye çalıştığın kişiliğin… Tıpkı makyaj gibi, tıpkı giyimler gibi…
Ruhun narin elbisesi tenindir aslolan…
Tenin ve bedenindir taşıyan o giysiyi, yani sen…
Kolunda serum yaşarken sana dünyanın en kıymetli kıyafetlerini giydirseler, damarına giren iğnedir tek odak noktan…
Mutluysan ne giysen yakışır mesela, en salak tişört başka türlü parlar üzerinde…
Ağlayan gözü makyaj tutmaz…
Seven göz, gözbebeğinden makyajlıdır..
Olduğun değil, olmaya çalıştığın her şeyde fire verirsin…
İnsan seçtiği hayatı yaşadığında ödediği bedellerden yorulmaz…

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Muhtaç Olduğum Kudret Damarlarımdaki Asil Kanda Mevcut…

Bilmediğin bir şehre, tanımadığın insanların yanına giderken neden sevinç duyarsın ??

Ve neden yüreğin daha hızlı atar ??

Ve gözlerin ne sebeple başka türlü ışıldar??

Ve neden ne uykusuzluk, ne aktarmalı uçak, ne iki uçak arasında 45 dk beklemek ve neden tüm bunlar için 04.30 da uyanmak hiç fazla gelmez insana?

Dünyanın en asil lideri benim ülkemin lideri diye mi?

O dünyanın en asil, en şık, en kararlı en güçlü, en yenilikçi, yarınları en net görebilen lideri, benim ülkemin çocuklarına bir bayram hediye etmiş diye mi?

O bayram ki Türkiye Cumhuriyeti çocuklarını sevindirmekle sınırlı kalmayıp, dünyanın tek çocuk bayramı diye mi?

İçim içime sığmıyor…

İçimde koca dağlar,

Şahlanmış bir sürü koşan atlar var şimdi…

29 Ekim’de de aynı his

19 Mayıs’ta da

Bugün de…

Yüzüme, gözüme, iliklerime yapışmış bir Türk Bayrağı ile dalgalanmak istiyorum!

Gözlerim dolu, boğazımda koca düğümle haykırmak, sarsmak istiyorum uyuyanları, duymayanları…

Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki asil kanda mevcut benim….

Sadece bunun farkındayım

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Ne Mutlu Sevilene…

Arkadaşımın kızı (6) ile bi başımıza kaldık biraz bugün, biraz derinleşti sohbetimiz.
Arkadaşlık, hayat, okul derken birden dedi ki biliyor musun ben aşığım… Aaa dedim ne güzellllll, çok sevindim, neler hissettiriyor sana aşık olmak hadi anlat bana…
Dur dedi
Önce kapıyı kapatmamız gerek…
Kalktı kapıyı bi güzel kapattı, ilişip yanıma “kaburga kemiğimin tam ortası acıyor” dedi parmağı ile iki göğsünün ortasını gösterip, gözlerini gözlerime kocaman aça aça…
Aaaaa, neden acıyor deyiverdim ama derken ağzımın içi kuruyuverdi.
Çünkü onu hep yanımda görmek istiyorum ama yok ve o ayrı sınıfta yani aynı sınıfta bile değiliz ve ve başka bir sevdiği olabilir dedi.

O zaman üzülüyorum işte acıyor dedi…

Sevmek güzeldir dedim, daha çoook küçüksün, ileride birçok kez aşık olacaksın, sonra yine seveceksin, sonra yine
ama dedim, sevmek can acıtmaz ki, aksine güçlendirir insanı. Yapmayacağın ve yapamayacağın ne varsa yapacak güce sahip hissedersin kendini…

Dağları aşarsın severken, az uyursun yeter, yokluk olsa rahatsız olmazsın, mesela bir oyuncağın mı kayboldu eğer birini seviyorsan ağlamazsın oyuncağın kayboldu diye…

Niye dedi? Oyuncağımı bana o mu geri getirir
Yok, dedim…
Onu seviyorsun ya daha az üzülürsün
Sevgi insana büyük bir güç sağlar, vitaminlerden daha vitamindir.
Yoğurttan bile güçlü yani öyle mi?
Hatta portakaldan bile, köfteden bile dedim :))
Örnekleri sevdi… Başka başka ne gibidir dedi…

Mesela gökyüzü var ya dedim, evet dedi kocaman gözleriyle oradaki beyaz bulutlar tertemizdir ya işte gerçek sevgide tertemizdir. Yıpranmamışlardan diye devam edemeyeceğim için kızın yaşı icabı, yağmura getirdim işi 🙂

O bulutlar bazen güneş açar, sen sevdiğini gördüğünde içinde açan güneşler gibi….
Eveeeeet evet dedi, teneffüste onu gördüğümde öyle oluyorum dedi…
Hah dedim iştee öyle
Bazen de bulutlar ağlar ya dedim… İşte o da özlemektir, görememektir. O da sevgiye dahildir.
Pek sevdi, eeee deyince…
Bir de şimşekler çakar bazen dedim, gök gürültüsü olur ya aynı onun gibi sevenler birbirlerine kızabilirler… Yağmur yağar gökkuşağı çıkar falan diyecektim ki
Zaten ben ona kızmıştım!! diye çatıldı kaşları
E, Normal dedim
Bizim ki düşmüş de, sevdiği oradan geçmiş de, geçmiş olsun demiş deee ama yanağına dokunmamış!!!!

Yarın yine düşücem ben dedi!!! Aaaa, düşme dedim
Yok yok düşücem ki bana baksın, belki yanağıma dokunur dedi…
Canının acıması şart mı seni sevmesi için diyemeden boğazıma yerleşti benimm tokmak….
Acaba dedi kaburga kemiğimin tam ortası o yüzden mi ağrıyor? dedi
Yani dedi, akciğerimin yanı da olabilir…
Gülüştük…
Çocuklar bir hayat…
Çocuklar yaşayan en gerçek masallar…
Hayranım dünyanın tüm çocuklarına…
Gönlümde, ömrümde, yolumda, cebimde, sandığımda neyim varsa çocukların olsun
Yeter ki çocuklar mutlu olsun
Bende sevmenin aşkın yükünü ve güneşini tekrarlamış oldum bugün…
Ne mutlu sevilene

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

İlahi Adalet…

“Çok sevdiğimden değil, zor sevdiğimden” diye söylüyordu radyomda Sıla…

Her şarkıda başkadır içine dokunan yer. Senin başka bir cümlede mesela, benim başka…
İlle bir derinlik ararım ben, yüzeyde olan her neyse bana hiç dokunmaz.
Derindedir hazine ve hep en derinindedir en kıymetlisi…
O kıymetliyi aramak uzun sürer, ay sürer, yıl sürer, belki ömrün yetmez asır sürer… Araman biter bulmak bir o kadar, bulduğunu anlamak bir başka sürer. Sürer de sürer. Bulursun… Bazen buldum sanarsın…
Yanılırsın… Güzeldir yanılmak, buldum sanıp, isyana uğramadan küsmek…
Yanıldığın halde çamura bulanmadınsa, senin için doğru yola çıkmıştır.
Şimdidir asıl kıymet bilme imtihanı. Siyahla kararan göz, beyazı kolay seçer. Bulanık görmeler mide bulantısı gibi yorar insanı. Netleyemezsin bir türlü… Net gözünü kamaştırır…
Biraz işine gelmez…
Az geri durursun…
Senin olur. Hayalinden gerçeğine dönüşmüştür. Geceleri dua ettiğin ama dokunamadığın, dokunanı kıskandığın o artık senindir.
Ama biliyor musun? O aslında emanetindir….
Senin olan hiçbir şey yok bu dünyada… Senin sandığın, benim dediğin her neyse…
Ev, sevgili, evlat, kat, yat, iş, alkış, ödül, nikah, kariyer, aşk….

Senin sandığına özenmezsen, pamuklara sarmazsan, ilginden, emeğinden, gözünden gönlünden sakınırsan emanetin olduğunu anlatır sana hayat…
Nefesini, nefsini, olmak istediğini değil, olduğunu bilir emanetin asıl sahibi… O hukuk kitaplarindaki gündelik hayatın görsel adaletine pek benzemez.
Adı İlahi Adalettir…

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Bir Arkadaşım…

Hayatın müziksiz olamayacağını düşündüğümde aklıma hep işitme engellilerin mahrum olduğu yoksunluklar gelir.
Yoksunluklarla birlikte yaşamak neyin bedelidir bilinmez, çözülmez, çözülemez…

Herkes farklı yorumlar ama sonuç değişmez, bir yere varılmaz…

Nöropati hastası bir arkadaşım var. Yaşamı olağanüstü engebelerle dolu, içi içine sığmayan, hayat dolu görme ve işitme engelli biri o. İlk önce kulakları ağır işitmeye başlamış. Doktorlar, psikolojik bir sorun yüzünden duymadığını söylemiş. Üç yıl psikolojik tedavi görüp günlerce akıl hastanesinde yatmış. Sonradan hastalığının psikolojik değil, nörolojik olduğu anlaşılmış. Araştırmalar, tedavi çabaları devam ederken bir iki yıl geçmiş. Yazması benden, şimdi bu satırları okuması sizden ama bu günleri, geceleri, ayları yaşaması ondan ve ailesinden sorulmalı elbet… Hastalığı görme yetisini bozmaya başlamış. Ve en sonunda (onun kendi deyimiyle) kör denecek kadar az görüp, sağır denecek kadar az duymaya başlamış.

“Bir gün tam duyamayacağımı anladığımda sevdiğim şarkıları, albümleri değil saatlerce, günlerce dinlemiştim. Burnumun ucunu göremeyecek hale geleceğimi fark ettiğimde de İstanbul’a gidip saatlerce Kız Kulesi’ni seyretmiştim,” demişti…

Onunla avucunun içine parmağınızla harfleri tek tek yazarak istediğiniz her şeyi konuşabiliyorsunuz. Bu tarz bir sohbetin çok yavaş olduğunu da düşünmeyin sakın. İlk kelimenin dördüncü harfinde o size cümlenizin tamamını söyler zaten şen kahkahası eşliğinde. Harfleri avucuna eksiksiz yazacaksınız ama sıkılıp kestirmeye kaçmak yok.

Görme ve işitme duyularının bize göre noksanlığı, onda, görebilen, duyabilen, bu lütufları sıradan ve olağan zanneden bizlerde olmayan farklı duyguların coşmasına sebep… Gönül gözü…

Görmeyen gözleri, duymayan kulakları ile değil, zihniyle ve yüreğiyle kitaplar yazıyor benim arkadaşım. Birkaç ay önce yayınlanan üçüncü romanının keyfini sürmeyi bırakıp, dördüncünün araştırmalarına müthiş heyecanları ile çoktan başlamış bile…

Onun hayata bahane yerine şahane yöntemleri var… O yöntemler sayesinde meselalar o kadar çok ki… Odasında en sevdiği filmlerin afişleri asılı mesela, ailesiyle kalmak yerine tüm sorumlulukları risk saymayıp, aslanlar gibi yalnız yaşamayı tercih ediyor mesela… Koklayarak köfte pişirip şahane menemen yapıyor mesela. Sen, ben elimizi keseriz, o kesmez.

Odasına giren annesini hisseder, “Anne sen mi geldin?” der her seferinde… Annesinden dinlemelisiniz bunu, ben dinledim, hem de defalarca…

İkizlere hamileliğim sırasında zor günler geçirmiştim. Bana mail yazardı, saklamak ne mümkün… “Neyin var senin de yazmıyorsun söyle bakalım?” diye kenara sıkıştırırdı beni.

Şırnak’ta öğretmenlik yapan bir arkadaşına sürpriz yapmak ve üçüncü kitabının araştırmaları için ne yollar katetti tek başına, bir bilseniz? Ve başardı da… Oralara kadar gitti… Ağzı açık kalmıştı herkesin. Uçağa binişi, inişi, anons kaçırmamak için, merdivenlerde takılmamak için, o derdini ricasını öyle bir anlatır ve başarır ki, siz pasifliğinizle kalıverirsiniz onun yanında…

Arkadaşlığımızın bir evresinde, göz kenarlarına, şakaklarına, oralarda bulunan sinir uçlarına faydası olur diye sülükler mi yapıştırmadım? Vücudunda biriken negatif enerjiyi dönüştürmek için akapunkturları; yeni bir şey öğreniriz diye göz ve nöroloji doktorlarını gezdik birlikte. O gülümsüyordu… “Bugün hangi iğneleri batırtıp nereme sülük yapıştıracaksın?” diye sorardı.

“Ama sen, bunların işe yarayacağına gönülden inanmıyorsun, olmaz ki böyle,” derken gözümden akan yaşı gizlemeye çalışıyordum. “İnanmıyorum değil… Çaban için çok teşekkür ederim ama durumumda bir iyileşme olacağını sanmıyorum,” Bak ben kabul ettim, başta anneme sonra tüm arkadaşlarıma, aileme kabul ettirdim. Şimdi de sıra sende demişti.

Ona hak verip teslim olmak üzereydim benimle bu konuşmayı yaptığında… Ben kabul ettim diyordu, bir de sen etsen… Hatta bu uğraşıların annemde yeni bir umut yaratır mı diye ufaktan korkuyorum başıma iş açacaksın dediğinde annesinin ateş parçası elleri avucumdaydı…

Onunla günlerimiz böyle geçerken bir gün bana, “Anlaşıldı… Sen durmayacaksın, seni ben durdurmalıyım!” dedi kahkaha atarak. Ve sonra ekledi: “Ben doğuştan kör ve sağır değilim. Yeterince gördüm, duydum… Sevdiğim şarkıları hâlâ zihnimde dinleyebiliyorum. Işığı seçmenin biraz fazlası da olsa bence hâlâ görebiliyorum. Kaldı ki doğuştan kör olsam da yine görecektim. Görmek, duymak sadece gözle, kulakla sınırlı değil. Gezmek, tozmak, âşık olmak, özgür kalarak yaşamak ve diğer her şey için de sorunsuz gören bir göz, sorunsuz duyan bir kulak şart değil… Hepsi zihinde, hepsi yürekte, hepsi umut etmekte…”

Size anlattığım dostumun adı, Murat Kefeli. İsmini Google’a yazarsanız sitesine, sosyal medya bağlantılarına ulaşabilirsiniz. O, bana kabullenmeyi öğreten arkadaşımdır…

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Kelimeleri İçimizden Çıkartmak…

Çocuklara bir şeyler öğretme çabası, insana hep yeni bir şeyler öğretiyor aslında. Ebeveyn olmak burada yeniden doğmak, yeniden başlamak hayata, geri sayarak ileri gitmeye başlamak…

Oğullardan birisi yere yapıştı olmadı, yemeğini yemedi olmadı, en sevdiği çizgi filmi izlemeyi bile istemedi, gözler dolu, ağız kapalı…

İçinden geçeni söyle dedim… Söyle kalmasın içinde. Ve şöyle isimlendirip, tarif ettim.

Ağzımızdan kelimeleri çıkartmalıyız, içimizde durmamalı. Ağzımı açıp bir iple balık tutar gibi yapıp uzuun uzun o ipi çekercesine görselleştirip kelimeleri çıkarttım.

Kızgındım, ve canım yanmıştı yüzden odamda bir süre yalnız kalmak istedim!!
Ohhhh dedim işte söyledim ve rahatladım. Tüm kelimeler çıktı içimden.

Şaşkın şaşkın baktılar yüzüme ve sordular, peki ya söylemeseydin, içinde kalsaydı? Ne olurdu o zaman? Kelimeler karnını mı şişirirdi?

Eveeet dedim ufflardım, puflardım!! Başladım tiyatrosuna. Bir ileri, iki geri volta attım, kaşlarımı çattım, hiç konuşmadım, başımı kaşıdım, ayağımı salladım, yine ofladım, pufladım. Ellerimi kavuşturup öylece kaldım kaşlarım çatık.
Güldüler 🙂
İçinde kelimeler kaldı senin söyle bakalım neyin var dediler…
Ohh dedim, bugün bir arkadaşım beni üzdü. Aklımdan hiç çıkmadı, ona söyleyememiştim, şimdi size söyledim. Ohh. İşte çıktı içimden kelimeler, ne güzelmiş insanın içindekini söylemesi. Akşam içimde bu kelimelerle uyuyamazdım…

Uyanık atladı, ee, arkadaşın bilmiyor ama?
Hmm, evet asıl ona söylemeliyim değil mi? Hep birlikte geldi cevap; Eveeeeet
Diğeri atladı; peki ağladın mı?
İnsan üzüldüğünde ağlar… İçindeki kelimelerin çıkması gibidir göz yaşı, çok normal bu… Ağlamak ve gülmek doğaldır. Ağlamadım ama canım yanarsa ağlarım, üzülürsem de ağlarım. Gerçi bilirim ağlayınca bir şey değişmeyecek, istediğimi bana ağlasam da vermeyecekler ama ağlar rahatlarım dedim…

İletişim…
Konuşmak…
Biriktirmeden, taze, ılık konuşmak…
Nefes alıyoruz, veriyoruz…
Gözler bir açılıyor, bir kapanıyor…
Kalp ritmine göre atıyor…
Damarlardaki kan sürekli pompalanıyor…
Beslendiğimiz katı, sıvı her şeyi vücut absorbe edip, kalması gerekeni belirleyip, çıkması gerekeni çöpe atıyor…
Saçlar, tırnaklar uzuyor, kesiliyor, yine uzuyor, yine kesiliyor…
Bu bedene sığdırılmış ruhun en derin ihtiyacı konuşmak. Kendini, derdini, istediklerini ama özellikle istemediklerini söyleyebilmek karşındakine. Sevdiğine, annene, arkadaşına, hatta dostun olmayana bile…

İçimde kalmış her kelimem, ifade edemediğim her duygum bende birikinti, dışarı atamadığım bir çöp yığını…
Sessizce duruyorlar ama ben uyurken bile sesliler aslında, hem de çok sesli…
Çıkartmak lazım kelimeleri…

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Yolculuk…

Her yolculuk bir şeyler anlatır insana…

Bazen içine yol alır insan, bazen bir başkasına, bazen dışa… Yol nereye götürürse değil, insan hangi yolu seçmeye meyilliyse istikameti yoludur.

İçe yapılan yolculuklarda tercihler farklıdır çünkü her kişiliğin, dünyası farklıdır. Yüzü gibi, ismi gibi, parmak izi gibi, göz bebeğindeki ifade gibi…

Başkadır herkesin içini bulduğu yerler. İlle bir mekan, bir şehir ya da elle tutulup, gözle görülen bir yer değil aslında bahsettiğim.

Bir his…

O hisse ulaşmak için bir bahane aslında o yer neresiyse. Bedene giydiğimiz nafile elbiseler gibi, tene sürdüğümüz hoş kokular gibi… Arayış belki?

İnsanın kendini bulması kolay ve çabuk olmuyor. Buldum sanıp yanılmalar da doğruyu bulmanın doğru yolları; ki bu doğru fazlasıyla göreceli bir kavram… Kime göre, neye göre doğru?

Bu kez tamam deyip, kendini kandırmalarla geçen hüsranlar, hayal kırıklıkları, yolun kırmızı ışıkları aslında.

Bunu kendiyle bir başına kala kala öğreniyor insan ve maalesef acılara tecrübe ediliyor yıllar içinde. Acıyı geceye benzetiyorum, mutluluğu güneşe, yani gündüze… İlle doğuyor güneş, ille oluyor sabah. Bazen gece uzun olur, korkma o kadar kesin ve net ki güneşin doğacağı… Yeter ki sen güneşin doğduğu saatte uyuyor olma. Yeter ki sen, güneşe bakacak kadar kamaştır gözlerini. Bırak yansın gözlerin, kırpıştırma… Yakacaksa güneş yaksın, aşk yaksın, inandığın doğruların arkasında durmak yaksın, değer…

Sana göre değsin. Annene, komşuna, akrabana, arkadaşına göre değil. O ne der, bu ne derle geçen ömür bir daha geri gelmeyecek…

………………………………………………………………………………………………………………………………………..

Emek…

Yazı yazmak sadece kalemle kağıdın buluşmasından ya da yazanın parmaklarıyla bilgisayarın tuşları arasındaki ilişkiden ibaret olmadığı için ya da ben bu buluşmayı kalbi katmadan beceremediğimden olsa gerek, uzun zamandır yazmadığımı fark ettim…

Yaşayarak yazıyor insan bazen…

Yazmak bir çeşit yalnızlık belki…

Bir çeşit sessizliğe konsantre olmak…

Benim yazana hürmetim öyle sonsuz ki; yazanın yazdığına saygım, ortamına, ortamının dinginliğine ya da karmaşıklığına özenim bir hayli fazla… Fonda belki yağmur, belki ışığı sarıdan çalma bir başucu lambası, belki biraz kızgınlık hatta belki biraz gözyaşı ya da patlayamamış bir öfkedir yazmanın ilhamı…

Yazanlar karışıktır, sorunlu bir özellik taşırlar, hatta kalemi beyinlerinde taşır, yürekleriyle mürekkebi doldururlar…

Beni yakından tanıyanlar bilirler, konuşmakla yakındır ilişkim, yazmak hep bir yüzleşme halidir benim için… Ya da tuhaf bir aşk hikayesi yazmak, saygıdan dokunmaya ürktüğüm…

Uzun zamandır sosyal medyanın bana sıcağı sıcağına cevaplarla, anında geri dönüşleriyle yaşattığı hazla web sitemdeki yazılarıma ara vermiştim. Özlemişim susarak düşüncelerimi anlatmayı. Merak edenin, gözlerimin içine bakmadan beni anlamaya çalışmasını, beni okumasını…

Susmak bana göre değil ama susarak anlatmak sevdiğim bir kuytum… Karar verdim ineceğim bu kuytumun içine… Yazacağım blog sayfamda, bana ayırdığımız yere….

Emek verdiğiniz kadar emek veriliyor neyse özendiğiniz, önemsediğiniz, içinizin titrediği… Emek ekmek… Tarlaya tohumu, yüreğe sevgiyi, ağaca suyu, aşka sadakati, çocuğa ömrü, şarkılara koca bir yaşamı, aileye fedakarlığı, anneye hürmeti, arkadaşa hoşgörüyü, yaradana şükürü, sevmeye saymayı ekmek gerek… Hatta şart…

Emek vermeden hiçbir sevdiğime sahip olamadım ben… Çok emek vererek sahip oldum sevdiklerime. Daha doğrusu sahip olduğumu sandığım emanetlerime. Çocuklarım, dostlarım, okuduklarım, evim, şarkılarım, kıyafetlerim, arabam, terliklerim, renkli kalemlerim, derneğim, mutfağımızdaki çok sevdiğim duvar kağıdım bile… Kıymet bildiğim ve emek verdiğim sürece benimleler… Hiçbir şeyin sahibi değiliz aslında, olduğumuzu sanarak avunuyoruz.

Temizlenmeyen her eşya, yıkanmayan ve beslenmeyen her beden, sulanmayan her çiçek gibi solar gider… Emek vermek gerek. Özenerek emek vermek.

‘‘Üstün körü yapma’’ derdi annem. ‘’Doğru dürüst topla odanı…’’ İyi ki odamı toplatmış bana, iyi ki… Bir güzel kaplayıp, etiketimi yapıştırdıktan sonra defterlerimin sol kenarına süsler yapardık. Çantamda azıcık buruşsa, annem ütü yaparken sıraya girer, defterimin kırışan sayfa ucunu sıcak ütüyle düzeltirdim. Kağıdın ılık oluşu bile güzeldi…

Geceden ne giyeceğini hazırlamak vardır mesela… Aman ne güzel bir adettir o. Sabah şaşkınlığını, kararsızlığını alır insandan. Yatmadan önce, ertesi gün giyeceğimi okul formam bile olsa bir mankeni giydirir gibi hazırlardım. Eteğim, üstüne gömleğim, altında çoraplarım, onun altında yan yana bitişik ayakkabılarım… Koltuğa serer yatardım. Belki de güne emek vermekti, kendime özen göstermekti, az gibi görünse de bunlar damlaya damlaya emeğin oluyor hayatta….

Gülben

Gülben’in Kaleminden” üzerine 16 yorum

  1. Sanatınla, duruşunla, emeğinle, özeninle, kıymet bilmenle, sevginle, saygınla, merhametinle… her şeyinle örneksin sevgili Gülben:-)) gerçekten çok saygıdeğer ve 4 4’lük bir insansın. Hatta kanatsız bir meleksin. Seni göremesem de sanal ortamdan ve televizyondan tanıdığım için çok mutluyum. Gönülden dilerim ve çok isterim seninle tanışıp o güzel yüreğinin yansıdığı sesini benimle konuşurken duymayı. Saygı ve sevgilerimle:-)

  2. Sen duruşunla, konuşmalarınla ve kendin gibi olduğun için çok özelsin.Düşüncelerini kalbini bize açtığın için çok teşekkür ederim.SENİ SEVİYORUM.Tanışmayı çok istiyorum.

  3. Sevgili Gülben , seni zaten cok beyenir takdir ederdim ama gün gectikçe daha bir yüceliyor, olgunlasıyor pişiyorsun be güzel kızım , umarım bütün bunlar çok yormuyordur seni ,her zaman arkanda dua eden birileri varıdr eminim, biride benim zira , anneliğin takdire şayan , evlatlıgında eminim , ,ne şanslı anneciğin, , ne şanslı cocukların ve etrafındaki insanlar anneciğinin emeği tartışılmaz tabi nasıl gururlanıyordur seninle , hak ediyorsun bütün övgüleri , kısaca sana Helal Olsun …

    Sevgilerimle

    Nurşen Timur

  4. Karşımızda yıllardır popüler kültürün taa içinden bir figür değil de, sanki yıllarını yazmakla geçirmiş usta bir kalem ve uzun yıllar bu hayatta yaşamış bilge bir insan var. İçinde yer aldığınız popüler hayata çok fazla olmanızdan mütevellit o dünyada yalnızlık çekmeniz de bu bilgeliğin karşı aksi. İzmir li ama İstanbul da yaşayan emekli bankacı bir kadınım. Yazmak hayattaki en sevdiğim eylem. Yaşama biçimim. Yazıyorum deyip köşeleri tutanlara öfkem varken, yazdıklarınızla karşılaşmam yazıya sevdalı ruhum için güzel bir manzara bulmuş bir deryaya tutulmuş gibi oldu. Çok sevgiler.

  5. Yazılarını okurken okuduğumun farkında olmadan gözümün önünde canlananlar…o kadar ben’ler kı hiç zorlanmıyorum okuduklarımız duslerken. Sen benim dile getıremedıklerımı getiriyorsun. Kim bilir belki de seni (seni sen yapan şeyleri) kendime yakın bulduğumdan seviyorumdur. Keşke bı sanatçı olmasaydıın sıradan bıır insan olsaydın da seninle dost olabılseydım.

  6. köşe yazarlığı yapman gerek muhakkak ınsanları bundan mahrum edemezsın sevgılı gulben

  7. her zamanki gibi tüm doğal benliğinizi kaleme dökerek ortaya çıkarmışsınız aynı şeyleri gözümün önünde canlandılar yaşadıklarım film gibi yapılan yorumlara yane değerli arkadaşlara ablalara kardeşlere katılıyorum yürekten başarılarınızın devanı diliyorum..herşey gönlünüzce olsunn…seni çok seviyoruzz..

  8. İnsan öz eleştiri ile yenilenme zamanını ayarlar.Yenilendiğini hissetmesi arınması ile özdeşleşmişse mutlu olur..Diğer hayatlar yazıya döküldüğünde tecrübelerin zenginliği de çok önemlidir.Okumak zenginliği artırır.ÖĞRENİRİZ…….:)))))..Güzel yazı…Kutlarım…

  9. “bir arkadaşım…” yazısı çok güzel. Ben de işitme engelli olduğum için anlatmak istediğinizi, sözleri anladım ve çoook beğendim.
    Başarılarınızın devamını dilerim…
    Sevgiler, saygılar…

  10. Sevgili Gülben, defterinde her yazdığını okudum.Kaleminden dökülen hersey çok anlamlı…Bende 26 haftalık doğum yapmış ikiz annesiyim.5 yaşında iki kızım var.Kızlarımı büyütürken sizden yardım alıyorum :)teşekkürler her türlü paylaşımlarınız için… Birde tanışıp
    kısada olsa sohbetimiz olsa…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s