Gülben’in Kaleminden Elele Dergisi İçin…

G-0057 copyfinal

Evlilik…

Birbirinden bir haber bir yaşam sürer iki insan… Her şeyi farklıdır aslında her insanın, birbirinden farklı bakan gözleri gibi…
Yaşamın en büyük imtihan kağıdıdır evlilikte atılan imza…
Senden ayrıydım bugüne dek ama artık aynı çatı altında her an seninle yaşamanın tek dayanağı ‘aşk’ demektir evlilik…
Aşk olmadan evliliğe inanamasam da ben, var biliyorum.
O yüzden aşk evliliği üzerinden yapacağım değerlendirmelerimi.
Aşkın ilk olmazsa olmazlarından biri ‘gözü karalık’tır. Gözün görmez ondaki sana uymayan değerleri, gözün görse gönlün örter üstünü.
Aşkın bir diğer olmazsa olmazı da onsuz olmayı düşünememe halidir… Hani benim sonum, sonsuzum cümleleri…
Renkli bir balonun içinde gökyüzünde dans etme halleri…
Evlilik…
Gelinlik…
Telaş…
Çevreye karşı ben evlendim madalyası…
Balayı…
Yeni bir hayat kurmak…
Aşk… Aşk… Aşk…
Sevgiyle kenetlenmek…
Saygıdan doğan bir sevgiyse bu, hep daha fazla şans veririm…
Sonra yeni bir şey girer hayatına; ‘alışmak’… Tüm bu güzellikleri yaşadıktan sonra nasıl olsa ‘o’, bana ait diye tüm hayaller cebe inince sıradanlaştırmak her şeyi.
Her gece yatağımda ‘nasıl olsa?’ diye düşünmek…
Seviyor beni duygusunun, dibe çöreklenen çapası…
Peki…
Yatağım benimse, çiçeğim misse, karnım toksa, o zaten varsa diye düşünmek bir ilişkinin ilk katilini çağırır kapıya.
İhmaldir o da…
İhmal defteri çok sinsidir…
Ara sıra uyarı verdirir, biraz gözyaşı döktürür, yazdırır, söyletir, hüzünlendirir ve güveni zedeler. Sonra bir diğer katili çağırır yanına; değersizliği. Katliama ortak etmek için. Ve bir evliliğin cinayeti böyle böyle tasarlanmaya başlar…
Sen kendini değersiz hissetmezsin aslında, yıpratılmışlık ve kabul edemediklerin karşısındaki çaresizliğindir sana kendini değersiz hissettiren…
Işık saçmazsın, çünkü hiç solmayacağına inandığın gül solmuştur…
Yaşayan hiç bir canlı ve yaşamadığını sandığımız hiç bir eşya bakımsız, ilgisiz, özensiz, güneşsiz YAAA- ŞAAA-YAAA-MAAAZ…
Bir de bu yazdıklarımın istisnaları, tam tersi örnekleri mevcut elbette…
Karşılıklı güven ve yapıcılık içerisinde uzun bir yol arkadaşlığı…
O çiftlerin birlikte tekamül ettikleri çok aşikardır.
Kavga ederler ama öfkelerine yenilmezler…
Küserler, ama küs kalamazlar…
Gönül almayı, racondan kayıp saymazlar ve onları hep önce sayarlar…
Saymak; güveni beraberinde getir. Sevdiğine güvenemeyebilirsin ama saydığına illa güvenirsin. …Güven duygusu temeli sağlam bir sevgiyi oluşturur..
Vücutta ortaya çıkan her yaranın iyileşmesi için yardıma koşan milyonlarca tedavi edici hücre hazırda bekler… Kan akarken onlar tedaviye başlamış olurlar bile…
Çift olmak, hakkınca birbirini tamamlayan çift olmak aslında budur…
Sadakatse zaten olması gerekendir. Konuşulmamalıdır bile… Anca gülüp geçersin… Kendine dürüst olan zaten sevdiğine de dürüsttür. Aksi düşünülemez… Yazık ki eğer düşünülüyorsa onun adı sevgi değil yıpratıcı bir ilişkidir… Gözyaşı hep akar… Yalan ve yılan ilişkiyi kemirir… Gerçek aşk bu değildir!
Kişilik savaşlarının sona erdiği, kendini ifade edebilme köprülerinin geçildiği zamanlarda evlilik ve anne-baba olmaksa yaşamın kadına ve erkeğe taktığı en değerli rütbedir, taçtır, ışıktır, şifadır, ödüldür…

Öğrenmek…

İnsanın yaşayarak öğrendiğini, ne öğütlerden, ne kitaplardan, ne aileden, ne parmak sallayan öğreticilerden, ne de dostan, arkadaştan hatta Mevlana’dan, Yunus’tan, hacıdan, hocadan, televizyondan, dosttan, düşmandan, 7 mahalleden :)))) örnekler uzar gider…
Öğrenmesi mümkün değil…
İnsan kendine verdiği zararla,
İnsan kendine biçtiği değerle,
İnsan hayatta inandığı rolü ile,
İnsan kalbiyle,
İnsan hissettikleriyle yaşıyor ve öğreniyor…
Öğrenmesi bitenin nefesi kesilir benim yaşam felsefeme göre. Öğrenmek bakmayı değil, görmeyi bilene…
Öğrenmek, eksiğim var diyene…
Öğrenmek, öğrenmeye açık olana..
Öğrenmek öz cümlesi “ben” diye başlamayana…
Bildiğimi de yeniden bilmeye hazır bir öğrenciyim ben…

Sesimle içinde kıvrılarak dans ettiğim, gözlerimi kapatıp ruhumu kattığım şarkılarımın hem efendisi, hem talebesiyimm…

Allah’ın bana emanetleri, sahibi olmadığım ciğerim, kolum, gözbebeğim, nefsim, nefesim, lütuflarım evlatlarımın görünürde annesi, aslında çıraklarıyım…
Onlar benim ustalarım…
Onları sözde ben doğurdum, ama onlar beni üç kez yeniden dünyaya getirdiler…

Annemin hayranıyımm….
Bana verdiği özgüvene, kalbime aşıladığı baskısız, korkusuz, tehditsiz Allah aşkı için…
sergilediği “kadın” tarifleri için…
Cumhuriyeti anlatmadan benliğinde taşıdığı için.
Sebepli sebepsiz çocukluğum boyu balkonumuzda asılı Türk bayrağımız için, kandillerde dedemin elini öpmeye götürdüğü için, ezan okunurken bacak bacak üstüne atılmaz dediği için, bir gün sinemaya götürürse, başka bir gün Darülaceze’ye götürdüğü için…
Evde pişenden “git komşunun kapısını çal, annem gönderdi ” de dediği için…
Evlenmenin, eş olmanın, mutlu olmanın, doğru kararlar verebilmenin, çalışan kadın olmaktan geçtiğini kendini deneyimleyerek, anlatmadan bizzat gösterdiği için…
Ev hanımlığı mesleğinin mesleklerin en yücesi olduğunu bana 40 yıldır izlettiği için…
Evimizin bütçesinin ilk önce aidat parasının zarfa koyup ayrılması gerektiğini, gerekirse bizim eksik olacağımızı ama aidatımızı vaktinde hatta mümkünse erken ödememiz gerektiğini öğrettiği için…
Azla yetinmeyi, çokluğa şükretmeyi öğrettiği için… İstediğin kadar Gülben Ergen ol, karşımda sadece evladımsın, haddini bileceksin dediği için…
Üç minik ustamın anneannesi olduğu için burnumun direği sızlaya sızlaya teşekkür ederim anneme bana hayatı öğrettiği için. Sırtımı dayandığım gizli sığınağım olduğu için…
Nefesi yettiği için… Ak saçlarını sevdiğim Gül’üm benim
Gülser’imm… Annemm benim

Yalnızlığımın Kalabalıkları Onlar… 22 Haziran 2009/2013

1
Dört sene önce bugün yazdığım satırları okurken yaşadıklarım, gördüklerim süzüldü gözümden…
Erkendi, çok erkendi hem de doğumları… Ve yaşamda kalmaları…
Her an risk…
Her an damlacıklara ölçüyordum hayatı…
Hiç korkmadım!
Biliyordum canımın, can parçalarımın ikisinin de bana gülümseyip gönül bahçemde koşturacaklarını…
2,5 ay kaldık hastane odasında, hortumlarla, küvezlerle, yoğundu, bakımdı, emekti, nefesti…
Nefesin kesilip, kalbin durmuş gibi (!) yaptığı ne günler, ne geceler geçti….
Geçti…
Şarkıdaki gibi “neler neler geçmedi ki…”
Mucizelerine defalarca tanık etti beni onları yaradan…
Allah…
Onun emanetleridir bana
Bağımlı değil, bağlıyım onlara… Öğrendim
Benim değiller… Öğrendim
Allah’ın bana emanetleridir onlar…
Gözümün bebeği, yaşama sevincim onlar…
Yalnızlığımın kalabalıkları onlar…
Coşkum, nefesim onlar…
Dün geceden başlayan tüm mesajlarınız için, onların adına teşekkür ederim size…
Ablaları, abileri, dayıları, teyzeleri, nineleri… Hepiniz sağ olun, dualarınızla, temennilerinizle iyiyiz “biz”
Gülben

Üzerime düşüyor yine sabah ezanı sesleri
Yine her yer maviye boyandı ve
Yine mucizeler..
Hayatın bana sunduğu tüm güzelliklerin zirvesindeyim artık
Allah’a o kadar yakın hissediyorum ki kendimi, bu tarifsiz gücüm, bitmeyen sabrım bundan olsa gerek…
Sıra sıra kelimeleri, pek şirin biraz da bilmiş ifademle, yanyana dizmesini iyi bilen ben, kalakaldım öyle bir şaşkın, bir gülen, bir ağlayan…
Aklımı sorguluyorum bazen, buradasın di mi? diye. Çıt yok..Yok yok buradadır diyorum..
İçeriden bir ses, “şşşt ben yüreğinim, bana bak sen artık boşver aklı maklı”..
E doğru, cevap bile vermiyor zaten…
Derin bir nefes alıp kokluyorum zorlu mücadelenin minik iki kahramanını..Evet onlar birer kahraman. Erken geldiler..
Biz baştan başarırız dediler, ben dayanamayıp ellerimi ısırırken onlar gülümsediler ve uyurken bile gülümsediler o günlerde içimden çıkıp kollarıma gelememişlerdi, kollarımdan yataklarına geçememişlerdi,hazırladığım tulumlarını bile giyememişlerdi..
Ben çok üzgündüm..
Parmağım minik ellerinden hiç ayrılmadı. Ben konuştum ve kahramanlar dinlediler.
Beni yine annelikle taçlandırdılar. Atlas’a ”Abi” madalyası taktılar. Bu iki kahraman bizi kocaman bir aile yaptılar…
Şimdi uyuyorlar odalarında, biz parmak uçlarımızda yürüyoruz..
Hep yavaş konuşuyoruz sanki..

Sen Olmaktır En Güzeli…

Bazen olmaya çalıştığınla, olduğun arasında ince ama fosforlu bir fark vardır, kendin iyi bilirsin bunu…
O, olmaya çalıştığın her kim ya da her ne ise, sen değilsindir ama senmiş gibi yaparsın…
Belki de içselleştirirsin de bir ihtimal belki yerleşir üzerine diye, kalıcı olur sende zannedersin…
Sevdiğinin ya da önem verdiğinin istediği gibi olmaktır mesele.. Annenin, sevgilinin, hayran olduğun kişinin…
Onun istediği, onun hayal ettiği sen olmak için çabalarsın ama bir türlü oturmaz o kılıf üzerine..
E, sen değilsin ki o…
Hep patlak verir arada kimliğin, değiştirmeye çalıştığın kişiliğin… Tıpkı makyaj gibi, tıpkı giyimler gibi…
Ruhun narin elbisesi tenindir aslolan…
Tenin ve bedenindir taşıyan o giysiyi, yani sen…
Kolunda serum yaşarken sana dünyanın en kıymetli kıyafetlerini giydirseler, damarına giren iğnedir tek odak noktan…
Mutluysan ne giysen yakışır mesela, en salak tişört başka türlü parlar üzerinde…
Ağlayan gözü makyaj tutmaz…
Seven göz, gözbebeğinden makyajlıdır..
Olduğun değil, olmaya çalıştığın her şeyde fire verirsin…
İnsan seçtiği hayatı yaşadığında ödediği bedellerden yorulmaz…
Ama
Seçildiğin hayatta, çok yorulursun. Sana biçilen rolü oynarken girdiğin şekilden şekile her kişilik senden et koparır ruhunu acıtır…
Sen olmaktır en güzeli…
Sen olmanın bedellerini ve risklerini aslanlar gibi göğüslemektir en şahsiyetlisi

Muhtaç Olduğum Kudret Damarlarımdaki Asil Kanda Mevcut…

Bilmediğin bir şehre, tanımadığın insanların yanına giderken neden sevinç duyarsın ??

Ve neden yüreğin daha hızlı atar ??

Ve gözlerin ne sebeple başka türlü ışıldar??

Ve neden ne uykusuzluk, ne aktarmalı uçak, ne iki uçak arasında 45 dk beklemek ve neden tüm bunlar için 04.30 da uyanmak hiç fazla gelmez insana?

Dünyanın en asil lideri benim ülkemin lideri diye mi?

O dünyanın en asil, en şık, en kararlı en güçlü, en yenilikçi, yarınları en net görebilen lideri, benim ülkemin çocuklarına bir bayram hediye etmiş diye mi?

O bayram ki Türkiye Cumhuriyeti çocuklarını sevindirmekle sınırlı kalmayıp, dünyanın tek çocuk bayramı diye mi?

İçim içime sığmıyor…

İçimde koca dağlar,

Şahlanmış bir sürü koşan atlar var şimdi…

29 Ekim’de de aynı his

19 Mayıs’ta da

Bugün de…

Yüzüme, gözüme, iliklerime yapışmış bir Türk Bayrağı ile dalgalanmak istiyorum!

Gözlerim dolu, boğazımda koca düğümle haykırmak, sarsmak istiyorum uyuyanları, duymayanları…

Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki asil kanda mevcut benim….

Sadece bunun farkındayım

Ne Mutlu Sevilene…

Arkadaşımın kızı (6) ile bi başımıza kaldık biraz bugün, biraz derinleşti sohbetimiz.
Arkadaşlık, hayat, okul derken birden dedi ki biliyor musun ben aşığım… Aaa dedim ne güzellllll, çok sevindim, neler hissettiriyor sana aşık olmak hadi anlat bana…
Dur dedi
Önce kapıyı kapatmamız gerek…
Kalktı kapıyı bi güzel kapattı, ilişip yanıma “kaburga kemiğimin tam ortası acıyor” dedi parmağı ile iki göğsünün ortasını gösterip, gözlerini gözlerime kocaman aça aça…
Aaaaa, neden acıyor deyiverdim ama derken ağzımın içi kuruyuverdi.
Çünkü onu hep yanımda görmek istiyorum ama yok ve o ayrı sınıfta yani aynı sınıfta bile değiliz ve ve başka bir sevdiği olabilir dedi.

O zaman üzülüyorum işte acıyor dedi…

Sevmek güzeldir dedim, daha çoook küçüksün, ileride birçok kez aşık olacaksın, sonra yine seveceksin, sonra yine
ama dedim, sevmek can acıtmaz ki, aksine güçlendirir insanı. Yapmayacağın ve yapamayacağın ne varsa yapacak güce sahip hissedersin kendini…

Dağları aşarsın severken, az uyursun yeter, yokluk olsa rahatsız olmazsın, mesela bir oyuncağın mı kayboldu eğer birini seviyorsan ağlamazsın oyuncağın kayboldu diye…

Niye dedi? Oyuncağımı bana o mu geri getirir
Yok, dedim…
Onu seviyorsun ya daha az üzülürsün
Sevgi insana büyük bir güç sağlar, vitaminlerden daha vitamindir.
Yoğurttan bile güçlü yani öyle mi?
Hatta portakaldan bile, köfteden bile dedim :))
Örnekleri sevdi… Başka başka ne gibidir dedi…

Mesela gökyüzü var ya dedim, evet dedi kocaman gözleriyle oradaki beyaz bulutlar tertemizdir ya işte gerçek sevgide tertemizdir. Yıpranmamışlardan diye devam edemeyeceğim için kızın yaşı icabı, yağmura getirdim işi 🙂

O bulutlar bazen güneş açar, sen sevdiğini gördüğünde içinde açan güneşler gibi….
Eveeeeet evet dedi, teneffüste onu gördüğümde öyle oluyorum dedi…
Hah dedim iştee öyle
Bazen de bulutlar ağlar ya dedim… İşte o da özlemektir, görememektir. O da sevgiye dahildir.
Pek sevdi, eeee deyince…
Bir de şimşekler çakar bazen dedim, gök gürültüsü olur ya aynı onun gibi sevenler birbirlerine kızabilirler… Yağmur yağar gökkuşağı çıkar falan diyecektim ki
Zaten ben ona kızmıştım!! diye çatıldı kaşları
E, Normal dedim
Bizim ki düşmüş de, sevdiği oradan geçmiş de, geçmiş olsun demiş deee ama yanağına dokunmamış!!!!

Yarın yine düşücem ben dedi!!! Aaaa, düşme dedim
Yok yok düşücem ki bana baksın, belki yanağıma dokunur dedi…
Canının acıması şart mı seni sevmesi için diyemeden boğazıma yerleşti benimm tokmak….
Acaba dedi kaburga kemiğimin tam ortası o yüzden mi ağrıyor? dedi
Yani dedi, akciğerimin yanı da olabilir…
Gülüştük…
Çocuklar bir hayat…
Çocuklar yaşayan en gerçek masallar…
Hayranım dünyanın tüm çocuklarına…
Gönlümde, ömrümde, yolumda, cebimde, sandığımda neyim varsa çocukların olsun
Yeter ki çocuklar mutlu olsun
Bende sevmenin aşkın yükünü ve güneşini tekrarlamış oldum bugün…
Ne mutlu sevilene

İlahi Adalet…

“Çok sevdiğimden değil, zor sevdiğimden” diye söylüyordu radyomda Sıla…

Her şarkıda başkadır içine dokunan yer. Senin başka bir cümlede mesela, benim başka…
İlle bir derinlik ararım ben, yüzeyde olan her neyse bana hiç dokunmaz.
Derindedir hazine ve hep en derinindedir en kıymetlisi…
O kıymetliyi aramak uzun sürer, ay sürer, yıl sürer, belki ömrün yetmez asır sürer… Araman biter bulmak bir o kadar, bulduğunu anlamak bir başka sürer. Sürer de sürer. Bulursun… Bazen buldum sanarsın…
Yanılırsın… Güzeldir yanılmak, buldum sanıp, isyana uğramadan küsmek…
Yanıldığın halde çamura bulanmadınsa, senin için doğru yola çıkmıştır.
Şimdidir asıl kıymet bilme imtihanı. Siyahla kararan göz, beyazı kolay seçer. Bulanık görmeler mide bulantısı gibi yorar insanı. Netleyemezsin bir türlü… Net gözünü kamaştırır…
Biraz işine gelmez…
Az geri durursun…
Senin olur. Hayalinden gerçeğine dönüşmüştür. Geceleri dua ettiğin ama dokunamadığın, dokunanı kıskandığın o artık senindir.
Ama biliyor musun? O aslında emanetindir….
Senin olan hiçbir şey yok bu dünyada… Senin sandığın, benim dediğin her neyse…
Ev, sevgili, evlat, kat, yat, iş, alkış, ödül, nikah, kariyer, aşk….

Senin sandığına özenmezsen, pamuklara sarmazsan, ilginden, emeğinden, gözünden gönlünden sakınırsan emanetin olduğunu anlatır sana hayat…
Nefesini, nefsini, olmak istediğini değil, olduğunu bilir emanetin asıl sahibi… O hukuk kitaplarindaki gündelik hayatın görsel adaletine pek benzemez.
Adı İlahi Adalettir…